14 Mayıs Demokrasi Bayramımızın 70. yılı kutlu olsun!


1945 yılından itibaren 2.Dünya Savaşı bitmiş, kazanan taraf ve kadim Emperyalist Yapı, savaşın enkazı kaldırılırken dünyayı bölüşmüş ve tüm dünyamıza da yeni bir şekil verme dönemini başlatmıştır. Bu arada Türkiye, SSCB’nin (Josef Stalin’in) etki alanına bırakılmayarak ABD ve İngiltere’nin kuyruğuna tümüyle bağlanmıştır. Çünkü Türkiye çok önemli bir coğrafyadadır. Sovyetler için çok önemli olan güney coğrafyalara, Ortadoğu ve Akdeniz’e inmesinin önlenmesi, ancak Türkiye’nin iyi tutulmasıyla mümkündür. İşte böyle bir ortamda Türkiye, Batının yanında yer almalıdır. Bunun için de ilk iş olarak, Batı’nın güdümünde olacak bir demokrasiye geçmesi gerekmektedir. ABD ve Batı Dünyası; ince bir ayar ile Stalin’in Türkiye’den Ardahan, Kars ve Boğazlarla ilgili hak talebinde bulunmasını sağlamış;  daha uygun bir ifade ile Hitler kadar vahşi bir diktatör olan Josef Stalin, Türkiye’nin üzerine “ hırlatılarak ” ülkemiz, adeta can havliyle kendini Batının kucağına atmıştır.

İlk demokrasi denemesi, 1946 şartlarında “ Açık oy - Gizli Sayım” şeklindeki gülünç bir seçimle gûyâ yapılmış ve fakat her türlü “ fırış ” çevrilerek Devletin Milli İradeye teslim edilmesi işi erken bulunmuştur. İktidarlarının  er ya da geç gidici olduğunu gören ve partilerinin adı “Halk” olmasına rağmen halkı “ Yalınayaklar,  şalvarlılar,  poturlular,  şapkalılar, cahiller ..vs.. sürüsü..” gibi aşağılayıcı sıfatlarla yaftalayan ve yazık ki devleti ele geçirmiş jakopen zihniyeti artık karabasanlar kuşatmış, bunları ikaz eden Sebahattin  Ali gibiler de bunun için katledilmiş, hapsedilmiş ya da kovalanmıştır.

Meselâ; Ülkemizi, Batı’nın ve ABD’nin uydusu yapmakla suçlanan Demokrat Parti Hükûmeti, bu hususta tek başına değildir. Demokrat Parti’nin Ülkemizi Batı Blokunun askerî cephesine de yamama işini, daha önce İsmet İNÖNÜ (Milli Şef) yapmak istemesine rağmen BATI, o tarih itibariyle kabul etmemiştir. İnönü’nün bu hususta kendini pasiflikle suçlayanlara karşı : “ Aldılar da biz mi girmedik? ” sözü ünlüdür.

Nihayet, 14 Mayıs 1950 tarihi gelmiş ve Batı Dünyasına verilen sözlerden geri dönüşün zamanı da geçtiği için seçim sandığı demokratik kurallara biraz daha uygun olarak Milletin önüne konmuştur. Seçim sonuçları yaklaşık 3 gün sonra netleşmeye başladığında tam bir CUMHUR (halk) INKILABI gerçekleşmiş, “ YETER, SÖZ MİLLETİNDİR! ” sloganını öne çıkaranlar, kahır çoğunlukla seçimi kazanmışlardır. Lâkin merhum İnönü’nün: “ SEÇİMİ KAZANMIŞ OLABİLİRSİNİZ, FAKAT BİZE RAĞMEN İKTİDAR OLAMAYACAKSINIZ !” şeklindeki ünlü sözü gerçek çıkmış ve hiçbir zaman iktidar olamamışlardır. Ezanın aslî şekline getirilmesi dahi, CHP desteği ile mümkün olmuştur. İşin aslı; seçimi kazanan DEMOKRAT PARTİ (Halk tabiri ile : “Demür Gırat Parti” ) aslında Millet tarafından kurulmuş bir parti de değildir. Malum Batı'nın çok karışık kurgularıyla, biraz ihtiras duygularıyla ve biraz da “Toprak reformu yapılacağı ” kaygısı ile Resmî Partisinden ayrılan kişiler tarafından kurulan bir partidir. Bunun içindir ki; “Söz Milletindir !” diyerek yola çıkan bu heyet, karar hakkını asla millete verememiştir. Demokrat Partinin içinde, bir tevafuk sonucu yer alan, Anadolu’nun saf, garip ve masum bir evladı daha vardır: Bunun adı , “ADNAN MENDERES”tir. Adnan MENDERES : “Son kararın da millete ait olması gerektiği..” yönünde çok gayret gösterdiyse de, 1800’lü yılların başından beri Haçlı-Siyonist  İttifakının  Devşirme Ocakları ve Gözlem Kuleleri şeklinde faaliyet gösteren ve Millî bünyemize yerleştirilmiş Mason Yapı’nın çeteleri, " Halkın belli bir çizgiye kadar düşünebileceği, ondan sonrasının kendilerine ait bir hak olduğu" şeklindeki zihniyetler koalisyonu, Millete ve Milletin kutsallarına yabancı ve hatta düşman olduğu için daha demokratik bir fikir dünyasına asla geçit vermemiştir.

Hâsılı; 70 yıldır köprülerin altından ne kadar, nasıl ve hangi renklerde sular geçmiştir, takdir sizlerindir?! Ves-selâm ...

mgulec@sondakika23.com

YAZIYI PAYLAŞ!