Böylesi bir bağnazlık, daha fazla sürdürülemez!


Bir cemiyette, farklı görüşlerin olmaması elbette mümkün değildir. Bu durum, çok partili bir yönetim şekli olmasa bile her devirde hükmünü icra etmiş ve edecek olan şaşmaz bir gerçektir. Zaten insanlık tarihi de, bir şekliyle farklı fikirlerin yarışması, çarpışması ve hatta, çoğu kez de maalesef savaşmasıdır. Eğer farklı sesler ve farklı tavırlar olmasaydı, tüm bu farklılıklara bir standart getirme işlevi olan kanunlar olur muydu? Yazının icadıyla birlikte insanlığın önüne konan HAMMURABİ KANUNLARI  çıkarılır mıydı?

Amma velâkin!..:

“Karaya ak , ak‘a kara..” demek şeklinde karşı çıkma, zıtlık başka bir şey :

Ruh ve düşünce hâlinin bu aşaması; önyargıya, ideolojik bağnazlığa, ihtirasa ve tüm şeytanî duygulara esir olmuşluk durumudur. Bu hâl; sahibinin sağlıklı muhakeme, iz ’an ve idrak melekelerinin donmasına sebebiyet verdiği gibi, doğru olanı bulmasına da engeldir. Daha da beter olanı ise; bu hâlet-i ruhiye içinde olanlar, yavuz hırsız misali dâima karşısındakinin, kendinin içine düştüğü bu ruhsal sendroma dûçâr  olduğunu sanır. İşte bu yüzdendir ki, bu tiplerin doğruyu kabul etmeleri zordan daha zordur. Çünkü: Kontrolünden çıkmış olan cehaleti, hasreti, hırsı, dalâlet, aymazlığı... artık gözlerini kör, kulaklarını sağır, kalbinin de zifirî bir pas ile kilitlenmesine sebebiyet vermiştir. Bunların sonucu olarak da öyle bir çizginin ötesine savrulur ki; bu ötenin tarih boyunca ki ismi : İHÂNETTİR.

Yazık ki; bu çizgiye savrulmuş gâfillerin önemli bir kısmı, nereye savrulduğunun farkında bile olmazlar ve hatta, kendilerinin herkesten daha âdil ve daha vatansever olduklarını sanırlar. Fakat bunları bu ihanet çizgisinin ötesine savuran esas kışkırtıcıların (provokatörlerin) görevi zaten bu tabloyu yapmaktır. Başka bir ifade ile; sahibinin (ezeli ve ebedi düşmanımızın Emperyalizmin) verdiği görevin ifasıdır. Kısacası: İHANETin icrasıdır.

Millet olarak tarih boyunca böylesi karanlık tünellerden çooook geçtiğimiz olmuştur!.

Bu durum daha çok, fikren gelişmemiş veya az gelişmiş toplumlarda sıklıkla görülür. Elbette ki buna örnek olarak dünyanın bütün ülkelerini tek tek sayacak değiliz. Batılı Toplumlar, bu tip karmaşık zihin dünyasından Rönesans’la ve nihayet sanayi devrimi ile büyük oranda çıkmayı başardılar. Fakat Doğu Medeniyetinin üyesi toplumlar, bu acı durumun pençesinde hâlâ kıvranmaktadır. Çok basit bir örnek: Bugün Pakistan’da 50, Hindistan’da 80, Türkiye’de 26 civarında parti olması tesadüfî değildir. Siyasi bakımdan çok parçalanmışlık, sosyal kitlelerin ortak paydayı bulmasını ve sorunların bir an önce hâllini de engellemektedir.

“Doğu Milletleri“ deyince, bu çarpık tablo; Japonya gibi onur ve insanı yücelten benzeri değerlerin aşındırılamadığı ve zirvelerde gezindiği toplumlarda yoktur. Bunun içindir ki, bir siyasî parti hiç aralıksız tam 49,5 yıl boyunca iktidar olabilmiştir. Bu durum, daha iyisini yapacak başka bir siyasi seçenek boy gösteremediği içindir. Nitekim yarım asırlık iktidara müteakip, parti tabanında zuhur eden çürüme belirtileri sonucu, 50.yıla koalisyonla girmek zorunda kalmışlardır. İcap eden temizlik ve tasfiyelerin savsaklanmadan ve ertelenmeden yerine getirilmesi sonucunda da, 53. yılda tekrar tek başına iktidar olmuşlardır.

Fikren çok parçalı toplumlarda; düşünmeyen, az düşünen, önyargılarla verilmiş hükümler, partisinin fikirlerine bağnazca bağlılık, siyâsî ve ideolojik düşünceyi din haline getirmişlik gibi handikaplar, toplumlarda daima derin sorunlar ve yaralar açmıştır.

Bu durumun temelinde, ülkelerin eğitim sisteminin çok ağır kusuru vardır. Aşırı yasakçı, düşünceyi ve karşı fikri suç sayan despot bir siyasî yönetim anlayışı, hukuk siteminin sağlıksız yapılanması sonucu, yapıcı eleştiri ile yıkıcı eleştiriyi tasnif etmekten acizliği, ihanet ile eleştiri arasına sınır koyamaması, farklı düşünmeyi “Aşırı Akım” gibi yaftalarla suçlamak.. vs.., toplumlarda zihinsel gelişimin, vizyon ehli ve uzak ufuklu nesillerin yetişmesinin önündeki en büyük engel olmuştur.

K.Karabekir'lerin, Rauf Orbay’ların, Mehmet Akif’lerin, SAİD-İ Nursî'lerin, Cumhuriyetimizin 10.yılında “BİR ADAM YARATMAK”ın imkânsızlığını haykıran Necip Fazıl’ların, “Cumhuriyet Baloları” soytarılıkları ile “Muasır Medeniyeti” yakalamayacağımızı feryat eden Kemal Tahir’lerin, partili ağalar oluşturularak Anadolu’nun şehit yetimleri ve öksüzlerinin mağdur edildiğini söyleyen ve Millî Şef'i kızdırdığı için 1949’lu yıllarda fail-i mechûle havale edilen Sebahattin Ali’lerin, Menderes’lerin, 1968-1980 yılları arasında ve darbelerden sonra gök ekin misali kırdırılan, başağa durmadan biçilen körpe filizlerin önü kesilmeseydi, biz de bugün bizden 7 kat daha büyük bir refaha ve 8 kat büyük bir  ekonomiye sahip Japonya’nın da ilerisinde olurduk.

Naçiz beyanlarımıza inanmıyor veya kabul etmiyor olabiliriz. Zaten, böyle düşünmek içim programlanmadık mı? Meselâ: 1987 yılında merhum Özal’ın idari, hukuk ve sosyal reformları için de böyle düşünmedik miydi?

Ya da: bugünümüzün Sol ve Sosyalistleri, Deniz Gezmiş’in “SON SAVUNMASI”nı okuduğu zaman kulaklarına kadar kızarması gerekmez mi? Toplumu sürükleyen ve Milletin teveccühüne mazhar olmuş bir Lideri, fikren yenemedikleri ve bunu tasfiye edecek bir dehâyı da kendileri yetiştirip üretemedikleri için, hücrelerine kadar sirâyet etmiş kin ve nefretlerinden dolayı O'nu yok etmek için  ABD, BATI ve Emperyalistlerin tümünün limanlarda karar kurarlar mıydı? Deniz Gezmiş'lerin ateş püskürdüğü Emperyalistlerin maşası olurlar mıydı? Bugün dahi aynı maşalı görevine soyunup aynı mekânlarda HÜCÛM ve DARBE PROVALARI yaparlar mıydı?

mgulec@sondakika23.com

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI